| | Üretsiz Blog oluştur
viva la revolutionRSSYorum RSS

    Yoksun hayatta izini birakmadikca, senin ardin 

    Yoksun hayatta izini birakmadikca, senin ardindan uzulenleri bile ogrenemeden hem de. neden agladigini bilmeyen insanlarin dunyasindayiz. gorsen de konusma, olmaya calis birsey, seni oyle de sevecekler. kim, seni gorundugunden fazlasi icin sever icinde...

İLYAS BAŞSOY'DAN RECEP İVEDİK'E FARKLI BİR BAKIŞ 

      Birincisi çok tartışıldı ikincisi çekildi :) Recep İvedik 2,bir haftadır vizyonda olmasına rağmen ilk rekorunu egale edecege benziyor.Neydi bu filmin sosyolojik boyutlarda ateşli tartışmalara sahne olmasının sebebi ? Recep İvedik'in çok kaba olması mi ,rahat olması mı yoksa doğal olması mı ? Evet film sanatsal anlamda tartışılabilir ama ülkemizin önde gelen aydınlarının film hakkında sosyolojik açıklamalarda bulunması,Türkiye'de hiç çözülecek sosyolojik sorun kalmadı mı sorusunu oluşturdu kafalarda haklı olarak.Bu noktada Birgün gazetesi yazarı İlyas Başsoy Recep İvedik'cok farklı bir açıdan bakarak bir anlamda onu övüyordu.Yazı aynı zamanda ne kadar ucuz tartışmalara boğulduğumuzu da gösteriyor. Bu yazıyı sizlerle ivedik2dh9 paylaşmak istiyorum.

     ''Kieslowski’yi neden sevdiysem, Recep İvedik’i o nedenle sevmedim: Birincisini sevmem gerekiyordu, ötekini sevmemem.

Recep İvedik tuhaf bir film... “Halkımız”dan kimle konuşsam, Recep İvedik’i el üstünde tutuyor. Çocuklar tüm repliklerini ezbere biliyor... Oysa ben “racon gereği” bu filmi aşağılıyorum. Üstelik izlemediğim halde.

Aslında daha da tuhaf olan “racon”un kendisi... O ne diyorsa öyle yapmalıyız. Aksi halde ayıplanırız, cemiyet dışında kalırız.

Şu sıralar “Tamirci Çırağı” isimli bir kitap yazıyorum. Konusu şu:

“Ben Hegelci diyalektiğe Marx’ın getirdiği yorumları analiz ettiğim için sosyalist olmadım. Aziz Nesin’in hikâyeleri, Milliyet Çocuk’taki çizgi romanlar ve Tamirci Çırağı gibi “ajite kokan ucuz şarkılar” beni sosyalist yaptı.

Şu anda, hayatı anlamaya çalışan yoksul ve gururlu bir çocuk olsanız, önünüzde hangi seçenekler var; Türk faşisti, Kürt faşisti veya Din faşisti olmak dışında?

Topluma yön verecek en güzel insanların, Beyoğlu girdabında kaybolması içinizi yakmıyor mu? Bu semt “yüksek bilgi” mikrobu saçıyor. Sayıları her gün azalan bir avuç değerli insan; gitgide artan “bilgi”leriyle birbirlerini bıçaklıyor, birbirini tüketiyor.

Peki ama ne olacak bu tamirci çıraklarının hali?”

Ahmet Kaya bir zamanlar bir tür Recep İvedik’ti... Onun müziğini dinlemek “kıro”luk sayılırdı. Kültürlü mekanlarda Ahmet Kaya’nın adı anılmazdı. Arabasıyla Mis Sokak’tan geçenler eğer Ahmet Kaya dinliyorlarsa, bir mezarlığın yanından geçermiş gibi korkuyla teybin sesini kısarlardı.

Ahmet Kaya’nın Beyoğlu’nda şimdiki saygınlığını görünce şaşırıyorum. Sümüklü faşistlerin linç edecek cesareti bulacağı kadar yalnız bırakılan kişi aynı Ahmet Kaya değil miydi?

Elimizdeki değerlere neden bu kadar hoyrat davranıyoruz? Neden herkese ve belki en çok kendimize düşmanız? Saygı ve sevgi sözcüklerine niye böylesine yabancıyız?  Bu nasıl bir iş, bu nasıl bir racon, benim aklım ermedi.

Geçenlerde gizlice bir Recep İvedik DVD’si aldım... Basit, sevimli bir komedi filmi.

Recep İvedik’in görüntüsüyle tezat ilginç özellikleri var: Kızlara sarkıntılık etmiyor. Çocukluk aşkına hep sadık kalıyor. Eşcinsel kamyon şoförüne “racon gereği” kızıyor ama sonra yardıma da çağırıyor. Asla patron yalakalığı yapmıyor. Patronla konuşurken “siz”, işçiyle konuşurken “sen” diyen TV spikerlerine hiç benzemiyor. Ve içki içiyor, serumla bağlayacak kadar hem de...

Şimdi biri çıkıp bu Recep İvedik’in güzel bir insan olmadığını söyleyebilir mi?

Kemal Sunal’ın küpeli olduğu bir film vardı. Filmin sonunda “Şaban” küpelerini atıyor ve itiraf ediyordu: “Bu küpeleri kimliüimi saklamak için taktım. Yoksa öyle karı filan değiliz!”

O filmin bayağılığının yanında Recep İvedik, epik bir şaheser gibi kalıyor. Ama biz izlemeden raconu kestik. yaratıcısını küstürdük; onu motive etmedik. Şimdi belki ikinci filmde “Şahan”, “Şaban”a dönecek. O zaman “Bakın biz söylemiştik ” diyerek, suratına tükürme şansını da yakalarız, ne mutlu.

70’lerde milyonlarca insanı devrimci yapan, en “apolitik” şarkıcılara bile solcu şarkılar söyleten, 8 yaşındaki çocukların aklını çelen iklim, böyle bir iklim miydi?

Bu yazıyı yazarken, BirGün’ün iki sayfası ÖDP’deki iç çatışmaya ayrılmıştı. Hepsi birbirinden değerli insanlar, birbirleri hakkında ne kadar “yüksek bilgi”ler oluşturmuş. Herkesi kendi odasında haklı çıkartacak ne yaman öyküler yazılmış.

Ne tartışmaymış arkadaş, daha ÖDP kurulmadan önce başlamıştı hala bitmedi.

Ben BirGün’ün yerinde olsam iki sayfamı bu tartışmalara değil kocaman bir çocuk köşesine ayırırdım. Oraya çocuklara erdemli ve çalışkan olmalarını öğütleyen komik çizgi romanlar, şiirler ve karikatürler koyardım.

20 yıldır süren bir tartışmanın, 20 yılda doğan 30 milyon çocuğa, bir Recep İvedik filmi kadar faydası oldu mu acaba?''

      Bu yazının üstüne söylenebilecek çok fazla şey yok ki zaten söylenenlerde, yazılanlarda anlayana.Umarım amacına , yerine ulaşmıştır verilen tüm mesajlar...

BİR GARİP HİKAYE... 

     Çok şey oldu...Herşeyden önce artık yeni bir dönem ki artık o da eskimeye yüz tuttu.Koskoca on günü yitip gitti.Ne kadar da cabuk yitip gidiyor herşey.Oysa bir hafta öncesinde herşey başlangıç aşamasındaydı,o hızla yitip giden günler,kavuşma anına dönüşmek için naz yapıyordu sanki bana.Dakikalar,saniyeler geçmek bilmiyordu.Kavuşma anından sonra,zaman yeminini bozdu sanki,hersey bir anda yaşandı ve bitti...

     Çok ortasından daldım farkındayım ama bugün içimden geldiği gibi yazmak istiyorum.Milyonlarca düşünce,yakalayamayacağım bir hızda geçiyor beynimden,bunların hepsini anlatamayacak olmam kötü.

     Duygularım o kadar taze ki...Ayrılık,özlem,kavuşma,aşk,acı,hüzün,mutluluk,heyecan hepsinin bir sentezini barındırıyor kalbim ,ayrilik_fotografi dolayısıyla çok sağlıksız...3 yıl öncesinde bu şehirden ( Bursa) ayrılırken dünyanın en mutlu insanı olurdum,döndüğümde anladım ki özler olmuşum buraları...Bana ait birseyler sinmiş bu şehre,benligime yerleşmiş,son durağım olmuş.Ama herşeye rağmen eksiğim bu şehirde,bir yarım seviyor bu şehri bir yarım direniyor bu sevgiye var gücüyle...Çünkü bu şehir benim için ayrılık demek,özlem demek,hüzün demek,gözyaşı demek.İyi yönlerini ne kadar çoğaltmaya çalışsamda,terazinin hep iyi kefesine yüklensemde,gözlerini hergün görmemi engellediği için lanet ediyorum bu şehre,onun havasını solumak düşmanıma boyun eğmekmiş gibi geliyor,yine de savaşıyorum bu duyguyla ama gücüm tükenmekte hissediyorum...Her kavuşmanın yeni bir ayrılık olduğunu bilerek sarılmak daha da tüketiyor gücümü...Bu şehri sevmeyeceğim hiç bir zaman ama yaşacagım inatla,düşmanımı ezercesine...

     Bu şehirde tutunmamı sağlayan tek neden, onunla aynı dünyada aynı gökyüzünün altında yasıyor olmam,aylar hatta yıllar sonra da olsa gözlerine yeniden bakıp ellerini yeniden tutma olasılıgımın olması...yüzyıllar sürsede beklemek bu şehir yenemeyecek beni...

     Bu şehire karşı kendimi güçlü hissediyorum, her ne kadar bazen tükendiğimi hissettirse de bana toparlanmam uzun sürmüyor. Biliyorum ki biz kilometrelere inat bu şehre inat yaşatıyoruz ,yaşatacağız bize dair ne varsa...HERŞEYE İNAT YAŞAMAKTIR AŞK !

     Bugün bambaşka şeyler anlatacaktım.Bir tatil hikayesi yazmaktı planım ama dedim ya çok taze duygularım,çok taze ayrılık,çok taze özlem...baktığımı görmüyor, dokunduğumu hissetmiyorum.Kalbim farklı yerlerdeyken beynim farklı konulara odaklanamıyor.

     Dokunmadan sevmeyi öğrenmek o kadar da kolay değilmiş, sil baştan başlamakta öyle...hele de öğrenmek istemezken hiç.Ne var ki payıma düşen dokunmadan sevmek,cenneti görmeden cennette yaşamayı bilmekmiş...

     Ve herşeye rağmen avunmak lazım bir şekilde,avutulmaya izin vermek lazım yaşayabilmek için ,dolayısıyla : EN GÜZEL AŞK ZOR OLANMIŞ......yersen :)

VARŞOVA PAKTI GÜNCELLENDİ 

NATO_vs_Warsaw_(1949-1990)       ABD önderliğindeki NATO'nun kendi sınırlarına doğru yayılmasına büyük tepki gösteren Rusya , kendi etki alanındaki yedi eski Sovyet ülkesi ile birlikte '' ortak acil müdahale gücü kurmak için'' anlaştı. Medvedev : '' dışardan gelecek tehditlere karşı artık hazırlıklıyız.'' dedi.Bu durum yeni bir Soğuk Savaşın göstergesi olarak nitelendirildi. Toplantıya katılan ülkeler ; Rusya , Ermenistan , Beyaz Rusya , Özbekistan , Tacikistan ve Kırgızistan.Bu da gösteriyor ki ABD'ye arka bahçede yer yok.

BİR İRLANDA TÜRKÜSÜ 

irlanda2pi6 Daha kaç köyden sürülsün insan adam oluncaya dek ?

Daha kaç derya dolaşsın martı bulsam diye bir tünek ?

Daha kaç toptan atılsın gülle harp toptan kalkıncaya dek ?

Cevabı,dostum,rüzgarda bunun,cevabı esen rüzgarda...

Daha kaç yıl kök salsın ağaç bahar açıncaya dek ?

Daha kaç yıl kök söksün bu halk yerini bulsun diye hak ?

Daha kaç aydın ışığı görüp görmemezlikten gelecek ?

Cevabı,dostum,rüzgarda bunun,cevabı esen rüzgarda...

Daha kaç can canından geçecek cana yetinceye dek ?

Daha kaç el boş açılsın göğe göğermedikçe yürek ?

Daha kaç teller kopsun sazlardan bu ses duyuluncaya dek ?

Cevabı,dostum,rüzgarda bunun,cevabı esen rüzgarda...

40 YIL ÖNCEDEN GELEN SES... 

trt      '' Kürt halkı etnik bir gruptur.İçindeki sınıf mücadelesi gelişmemiştir.Feodalizm hakim durumdadır.Emperyalizm Türk ve Kürt şovenizmini körükleyerek bundan yararlanmaktadır.Bu halkı kendi feodallerine karşı mücadeleye sokmak,dil ve kültür haklarını tanımak,emperyalizme karşı ortak mücadele vermek gerekir.''

                                                                                        YUSUF KÜPELİ

                                                                                                                                                                  

TRT 6 'nın amacı bu kadar acık ve net olmamakla birlikte olumlu bir adımdır.Azınlık hakları hiçbir zaman gözardı edilemez,edilmemelidir. Hoş , oy çokluguyla iktidara gelen hükümetin, siyasi bir azınlığın oldugunu görmezden geldigi bir ülkede bir etnik grubun görmezden gelinmesine bu kadar şaşırmamk lazım...

BİR TUTKUDUR BASKETBOL... 

basketbol7cake2      Parkeye adımım attıgım anda kalbim farklı atmaya başladı... o anda DÜNYA BENİM GÖRDÜĞÜM SEYDİ.Tribünler bomboştu ama ben hınca hınc dolu bir tribünün hep bir agızdan adımı telaffuz ettigni duyabiliyor ve daha da artan bir sevkle oynuyordum.Her sayı da daha da artıyordu içimde ki mutluluk ve hayatta basaramayacagım hiçbir sey yokmuş gibi hissediyordum,o noktadan sonra hiçbirsey beni durduramazdı.Kısacık boyumla hiçbir ribaundu kaçırmıyordum.Ders çalışırken sanki maç yapıyormuş gibi çalışıyordum. Doğru çözdüğüm her soruda üç sayılık basket atmışım gibi seviniyor,yanlış yaptıgım her soruda yılmadan, durmadan savunmaya geri koşuyordum.Evet basketbol bana yılmadan savasmayı öğretmişti. Hayatı 30 sayı geride olduğum bir maç gibi görüyor ve mücadelemi o tempoda yapıyordum.Basketbol benim için sadece topun çemberden geçmesi degildi. O benim için bir tutku,bir hayat felsefesiydi...Yenildiğimi düşündüğüm her an saha da alıyordum solugu, kuru bir yerim kalmayana kadar oynuyor ve mücadeleyi yeniden ögreniyordum. 3.sınıftan beri en iyi arkadasım oldu potalar,beni dinlediler ve nasıl savaşmam gerektiğini ögrettiler...

    Bugün de herzamanki gibi,kendimi mutsuz hissettigim anda dostlarımla birlikte sahadaydım ve yine parkeye bastıgım anda o eski halimden eser yoktu :D O anda dünya toz pembe görünmekteydi gözüme...içimde minik kelebekler kıpır kıpır,sanki kalbim bahardan kalma renkli bir çiçek bahçesi...ruhumsa tüm bu çiçeklerden  beslenip güçlenen arı misali uçuşmakta...:D

    Sevdiklerimle güzel geçirilen bir gün ve basketbol; bugünkü mutluluğumu bunlara borçluyum...bunlar hayatın bana verdiği hediyeler.Çocukluğumdaki ''günaydın dede'' misali...

    Birkaç dostla birlikte, basketbol dolu ,geçirilen kısa bir zaman dilimi bugünün karı...

      Sevgiler...

DAVOS'TA RTE RÜZGARI 

tayi     İsviçre'nin Davos kasabasında devam eden Dünya Ekonomik Formu'nda dün RTE rüzgarı esti.''Gazze: Ortadoğu'da Barış Modeli'' konulu panelde RTE İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'e ''Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz.'' dedi.Tabi bu noktada paneli yöneten moderatör devreye girdi ve RTE'nin omzunu dürtmek suretiyle susturmaya calıştı,sık sık sözünü kesti.Peres'e gelince 25 dakikaya cıkan konuşma süresini RTE'ye gelince 10 dakika ile sınırlandırmaya calıştı.Tüm dünya Türkiye'ye yapılan çifte standardı gördü.Bunun üzerine sinirlenen RTE moderatöre ''Benim için Davos bitmiştir.'' dedi ve salonu terketti.

    Uluslararası İlişkiler okuduğumdan bana 1.sınıftan beri diplomasinin nezaket sanatı olduğu öğretildi.Ayrıca kendi okumalarımda da gördüğüm bir gercek vardı.Buna göre; bir tarafı Asyalı olan Türk insanları baskı ve sıkıntı karşısında cok sabırlı ve hatta pasif davranmanın yanı sıra,çabuk da sinirlenir ve mevcut durumla orantısız sertlikte tepki gösterebilirler.Bunun dış politikaya da yansımaları görülür;rasyonel düşünen karsı müzakereci taraf,bu kadar sabrın sonunda bu kadar büyük tepki beklemediği için şaşırabilir.Tüm bunlara rağmen o canlı yayını izlerken RTE'nin yaptığı beklenmedik çıkış sonrasında hayatımda ilk defa onu destekledim.Diplomtik olarak yanlış olsa da bir insan olarak RTE'nin yaptığı çıkışı son derEce insani ve haklı buluyorum.

MAHİR ; ON'LARIN ÖYKÜSÜ 

mahir mahir   Turhan feyizoğlu'nun fırtınalı yıllara dair yazdığı onlarca kitaptan biri.Mahir Çayan'ın özelinde birçok devrimci liderin yaşamına,düşüncelerine değiniyor Turhan Feyizoğlu.Mahir Çayan'ın nasıl lider pozisyonuna geldiğinin altı çiziliyor.60'lı yıllarda yaşamak isteyen biri olarak kitaptan fazlasıyla etkilendim ve blogumda Mahir Çayan'a,o dönemde gençlerin neler düşündüklerine yer vermek istedim.

   Mahir Çayan 1963 yazında üniversite sınavına girer ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Tıp Fakültesini kazanır.Mahir ailesinin istegi ile ilk önce İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine kaydını yaptırır.Bu dönemde amcası Enver Bey 'in fikirlerinden etkilenmekte olan Mahir Çayan onunla yaptığı konuşmadan sonra Hukuk Fakültesine kaydını yaptırır.1964 yazında yeniden üniversite sınavlarına girer bu kez Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanır ve bu fakülteye kaydını yaptırır.Türkiye soluna damgasını vuracak olan süreç böylece başlamış olur.Mahir Çayan kısa bir süre sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi-Fikir Klubü Baskanı olur.

   Mahir Çayan'ın en önemli ve arkadaşları arasında söz sahibi olmasını saglayan özelligi bir teorisyen olmasıydı.O dönem yayınlanan Marksizm ve Sosyalizmle ilgli olan yerli yabancı tüm kaynakları okuyor okuduklarını kendi ideolojik sentezinden gecirerek arkadaslarına anlatıyor ve hep birlikte rotalarını beliliyorlardı.M ahir Çayan'ın Marksizim ve Sosyalizmle ilgil yazıları Aydınlık ve Kurtuluş dergilerinde yayınlanıyordu.bu yazılar birkaç yıl sonra Mahir Çayan'ın önderliğinde kurulacak olan THKP-C(Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephe)'nin parti programı olacaktı.

   Kitabı okurken beni en çok etkileyen o dönem ki gençliğin çok fazla kitap okumasıydı.Örneğin Mahir Çayan yolda yürürken iki arkadaşının koluna girerek destek olmasıyla kitap okuyormuş.Bu derece okumaya düşkünmüş.O günkü gençlik bugünküyle kıyaslanamayacak derecede çok okuyor ve her konuda,savunmasa bile,bilgi sahibi oluyor.Bugün Yaşar Büyükanıta oy vermeyecegim şeklinde bir cümle kurangençlik kitlesinin mevcut olduğunu düşünürsek o dönemin bu özelligi daha bir önem kazanır.Bana göre Atatürk'ün Cumhuriyeti,bagımsızlığımızı emanet ettiği gençlik 60'lı yıllarda kaldı.Bugün 2000'li yıllarda ise Batı özentiliğinden bagımsızlık,Cumhuriyet gibi konularda düşünmeye fırsat bulamayan bir gençlik yetişmekte ve gençlik yeni Batı silahlarıyla  derin bir uykuya dalmaktadır.

   Tüm olumlu özelliklerine rağmen 60'lı yıllardaki gençlik hareketlerinin eleştirilecek noktaları da vardır.Bunlardan en önemlisi hareketin bölünmüş olması ve birçok fikir ayrılığı yaşanmış olmasıdır.Sol hareket Sosyalist Devrimciler ve MDD(Milli Demokratik Devrim)'ciler olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.Mahir Çayan ve grubu önce TİP(Türkiye İşçi Partisi) içinde olmalarına rağmen daha sonra TİP mensuplarını Sosyalist Devrimcilikle suçlayarak TİP'ten kopmuşlardır.

    Nedir bu Sosyalist Devrim ? Sosyalist Devrim,demokratik devrim tamamlandıktan sonra geçilecek olan aşamadır.Buradan da anlaşılacağı gibi Sosyalist Devrimi savunanlar Türkiye'de demokratik devrimin tamamlanmış olduğuna inanıyorlar.Tip içerisinde Sosyalist Devrimi savunanlardan Sadun Aren gerekçelrini şu şekilde açıklıyor:'' Demokratik Devrimi Lenin otokrasiye karşı Rusya'da savunmuştur.8 saatlikiş saati vs.için.Türkiye'de otokrasi mi var? Türkiye'de demokrasi vardır.'' Sosyalist Devrimcilere göre MDD tezi , sosyalist çizgiden bir sağ sapmadır,tamame küçük burjuva niteliktedir.

    MDD'ci grup ise Sosyalist Devrimcilerin Türkiye'de demokrasi vardır söylemlerine Türkiye'de Filipin Tipi demokrasi vardır cevabıyla karsılık vermişlerdir.Sosyalist Devrimden önce demokratik devrim yapılması gerektiğini savunmuşlardır.Onlara göre MDD proleteryanın öncülüğünde,diğer devrimci sınıf ve tabakalarla birlikte basraıya ulaştırılabilecek bir devrimdir ve demokratik devrim Marksizmin zorunlu bir aşamasıdır.MDD yar sömürge,yarı feodal ülkeler için geçilmesi gerekli aşamayı oluşturur.

     Fikir ayrılıkları bununla da bitmiyor MDD'de kendi içinde MDD'nin bir köylü devrimi olduğunu savunanlarla işçi devrimi olduğunu savunanlar şeklinde iki gruba ayrılıyordu.İlk grubu savunanlar arasında Mahir Çayan , Yusuf Küpeli , Ertuğrul Özkök ikinci grubu savunanlar arasında ise Doğu Perinçek , Orak Çalışlar gibi isimler var.'' Yeni Oportünizmin Niteliği '' başlıklı yazısında Mahir görüşlerini Mao Tse Tung'un görüşleri doğrultusunda şu sekilde sıralamıştır:

    1)MDD özünde bir köylü devrimidir.

    2)Devrim ordusunun temel gücü köylülerdir.

    3)Belirleyici alan kırlardır.

    4)Halk savaşı,köylü ordusunun kırlardan şehirleri fethetme savaşıdır.

    5)İşçi sınıfının öncülüğünün objektif şartları MDD'de bölünmez bir bütün olarak mevcuttur.

    6)Yarı sömürge ve yarı feodal ülkelerde,proleteryanın özörgütünde işçilerin çogunlukta olması sart degildir.Hatta genellikle yoksul  köylüler çoğunluktadır.

    Doğu Perincek grubunun görüşlerini ise şöyle özetleyebiliriz:

     1)MDD köylü devrimi değildir.

     2)Belirleyici alan sehirlerdir.

     3)Devrimin temel gücü şehirlerdir.

     4)Halk savaşı ile cunta hareketleri aynı şeylerdir.

     5)İşçi sınıfının önderliğini tayin eden üretici güçlerin gelişme seviyesidir.

     6)Proleteryanın özörgütünde işçiler mutlak birçogunluğa sahip olmalıdır.

     Üçüncü bir göz olarak baktıgımızda bize nüans farkları gibi gelen farklılıklar o dönem gençlik arasında derin ayrılıklara sebep olmuştur.Bütün bunlara birde işçi ve halk tabanında örgütlenme tamamlanmadan silahlı mücadeleye geçilmesi de eklenirse başarısızlığın kaçınılmaz olduğu görülür.Kimbilir belki bunlar olmasaydı hareket başarıya ulaşacak ve Türkiye bugün bu halde olmayacaktı.Herşeye rağmen hepsine saygı duyuyorum.Onların yaptıklarını bizler yapamadık. Satırlarıma Mahir Çayan'ın bir sözüyle son vermek istiyorum: '' KİŞİLİKLERİNDE DEVRİM YAPAMAYANLAR DEVRİMCİ OLAMAZLAR. ''

   

   NOT:Turhan Feyizoğlunun diğer kitapları;''Deniz / Bir İsyancının İzleri'' , ''Türkiye'de Devrimci Gençlik Hareketleri (1960-1968)'' , ''İbo / İbrahim Kaypakkaya'' , ''Sinan / Nurhak Dağlarından Sonsuluğa'' , ''Fırtınalı Yıllarda Ülkücü Hareket'' , ''Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)'' ,'' Demokrasi Mücadelesinde Sosyalist Bir Öğrenci Hareketi'' ve ''Yılmaz Güney / Bir Çirkin Kral''

  

HOMO MODERNUS 

modernus Hayatta bazı şeyleri aşmış olmak gerektiğine inanıyorum.Ama kaç kişi bunu becerebiliyor bilemiyorum.Hindistandaki meditasyon üstadlarını bu kategorinin dışında tutuyorum çünkü onlar kadar kopuk olmadan başarılması gerektigini düşünüyorum bu olgunun.En basitinden insanların kötü özelliklerini görmemek bi kendini aşmışlık belirtisidir,komplekslerden kurtulmuş bir insandır bence bunu basarabilen.En basiti diyorum ama bu biz insanlar için en zor olanı galiba.Herkes birbirinin açıgını araken bu pek mümkün gözükmüyor.Homo modernus denilen insan modeli degerlere önem vermiyor artık.Felsefesi; açık kapıdan içeri girip tüm iyi özellikleri kemirmek,elma kurdu misali...iyilik en büyük erdem derler ya gercekten de öyle insan iç huzura kavusuyor.Ama insan dogası geregi egoist oldugu için bunu basarması güçlesiyor basarsa bile yaptıgı kötülüklerle dengeleniyor. Hiç bir zaman terazide denge bozulamıyor buna baglı olarak da en büyük erdem iyilik oluyor.Çünkü ulasılması güç...Oysa bir insanı sevmekle başlar hersey...kimse farkında degil varsa yoksa kavga,para,kariyer ugruna yapılan iğrençlikler,güçsüzleri ezmek bunları devletler bazında ele alırsak bu zamanda her yolun kapitalizme çıktıgını görüyoruz.Kapitalizm kapsar tüm kötülükler gibi matematiksel bir ifade ile de açıklanabilir yeni yüzyıl.En kötüsü de bunları değiştirmek için hiçbirşey yapmıyoruz,yapamıyoruz...Evet dertlerim var bu dünyaya dair,beni acıtan cok sey var,kendimden utandıgım anlar cogunlukta,o eleştirdiğim çarpık sistemin carkları arasında çalkanıyorum,oyalanıyorum,dertlerimi unutuyorum.Birilerini eleştiriyorum bi bakmışım iki gün sonra o eleştirdigim seyleri ben yapıyorum.Ve en kötüsü bu boşlugun tüm bu boşvermişligin tüm bu yaptıklarımın bir anlamı yok.Hayatımda neler oluyor, bana neler oluyor, bana kim hükmediyor ben bile farkında degilim.Sanki tüm bu yaptıklarım olaganmış gibi yasamaya devam ediyorum...Keşke 68'li yıllarda yasasaydım,o duyarlı genclik akımının içinde olsaydım.Aslında bugün, 40 yıl sonra tepki gösterilecek çok daha fazla satılmışlık kokan faaliyet var ama gençlik susuyor...40 yılda büyüdü HOMO MODERNUS kocaman bir canavara dönüştü.Sistem önüne yem atmaktan hala vazgecmedi.Onu daha da büyütmeye kararlı,hiçbir konuda olmadıgı kadar...GÜN SİLKELENİP KENDİNE GELME GÜNÜDÜR ! OKUYAN HERKESE SELAM OLSUN !